Monthly Archives: Ocak 2012

Harun Atak’tan bir şiir, Spleen Fanzin Sayı 1’den

TEKVİN ve HİÇLİK KİTABI ya da ÂH

Spleen Meseli ya da Bir Köz Mayası

Ben ki bana hep küf.. Ucuydum ıssızın: Kökağrısı!
Kanıksayan. Sakat saatlerde..
Çözülüşüydüm eklemlerin, yörüngesizliğe

Kökağrısı: Zehirli alaşımıdır, ilk sarsıntının

Ben ki bana hep boş.. Salyangoz kabuğuydum
Avuçiçlerine yürüdüm sıkıntının
Sınandığım zemini çevreledikçe, toz

Sıkıntının avuçiçleri, bazen: Bir köz mayasıdır,
bulanık

Tortusu sindi zerrelerime
:
Kaos.

Reklamlar

19 Ocak’ta ne oldu bilmiyorum…

19 Ocak‘ta ne oldu bilmiyorum…Kar yağmıştı galiba, belki musluk arızalanmıştı, belki de Gülşah’ın kedisinin biberonu kaybolmuştu ya da İzmir’de teleferik gezintisi yapıyorduk…Sadece tasarlayabiliyorum…19 Ocak’ta ne oldu bilmiyorum…Nereden bilebilirim ki…

* m.m.f.’nin ‘epey büyük bir boyutta’ sergilenmeye değer görülmüş tasarımı…


Spleen Fanzin Açık Radyo’da, Yer6 Hafıza’daydı…

Harun Atak’ın 28 Kasım’da konuk olduğu, Spleen Fanzin’den ve diğer çalışmalarından bahsettiği, Açık Radyo’da yayınlanan “Yer6 Hafıza” adlı programın kaydıdır.

http://ia700708.us.archive.org/16/items/YeraltiHafiza25Kasi/YeraltiHafiza20111125.mp3


Didem Gülçin Erdem, Taş Uyku, Spleen Fanzin Sayı 1

TAŞ UYKU

alın geçin, taşımı atın bana, bir uzun yol deyin
kim olacaksanız hemen lütfen, kuytuma bir boy
kaldıkça küçülür kadının omuzları

sözün ve gümüş kemerlerin Halep işi olması
adınızı nasıl uzatıyor
durduk yere ayaklanıyor bir kavim sabaha dek
böyle dağılıyor bir göl dağın hemen bitiminde

kim bildi bu avı sözümde üflenmiş lamba
kıyım öyle sınır boyları onu attığım boşluk
kalan taşlar suyun uykusundan

-sesini o harfi ters çevirmek için

ah! yapmayın bu sivil bir ölüm
Sirkeci’deyiz biz de aslında durmak için değil
camdan bakmaları seviyoruz neyin önünde olursa
biri gelecek ve evet bildiniz ağzı iyi niyet
önceleri eşikti eski yazılar anlaşılmazken
ne zaman ki sedef geçti, siz dökülen bir an
üstelik duranından değil keşke hep geçeninden
o hangi sesse yaz da çıktı aradan bu iyi
kuru çiçekler de bazen iyi eski bir şeyler gibi

en son kuytuydum oralarda
Davud’dan biraz sonra
bekleyecek kadar incindim


Nesimi Yetik, Cebeci’de Talebeler, Spleen Fanzin Sayı 1

CEBECİ’DE TALEBELER

“Mülk Allah’ındır”

Badanayı bahara bırakmaya karar verdik. Hepimiz çok yorgunuz. Mithat kanepenin üzerine kıvrıldı. İsmail, bakkaldan aldığımız peynir ve domatesleri tıkınıyor mutfakta. Evi aşağı yukarı yerleştirdik sayılır. Kolilere tıkıştırdığımız kitaplar, CD’ler, ıvır zıvırlar kaldı. Onları da bir şekilde hallederiz. Ötekiler neyse de, buzdolabı hepimizi mahvetti. Bir hamal bulalım dedim ama Mithat’ı razı edemedim. Şimdi oturduğum tekli koltuktan bakınca her şey fazlalık gibi duruyor. Şu titrek bacaklı masayı bile atmaya kıyamadık.

İkiyıldır oturduğumuz Eryaman’daki evimizden bugün ayrıldık. Hiç taşınma mevsimi değil aslında. Bu, dört katlı eski binanın üçüncü katını emlakçıdan bulduk. Aceleye gelince bir de emlakçı masrafı çıkıyor. Dairenin içi eski, yerler beton, mutfak dolapları çeksen elinde kalacak. Bizden öncekiler hoyrat kullanmış belli ki. Binanın dışına bakım yapmışlar. Dış cepheyi -hani bugünlerde kenar mahallelerde pek tutulan- renkli taşlarla süslemişler. Duvarlar çirkin bir yeşille uyum sağlayan yavru ağzına boyalı. Sokağa bakan dış cepheye, yavru ağzı üzerine koyu yeşil süsleme taşlarıyla “Mülk Allah’ındır.” yazmışlar.

Öz Paris Nakliyat (Evden Eve-Gönülden Gönüle)

Otobüste okula giderken görmüştüm ilk. İstanbul yolunda Batıkent kavşağını henüz geçmiştik. Bizi sollayan kamyonu fark ettim önce. Ellerim tavandaki tutamaçlarda. Firma ismini, mavi branda bezinin üstüne beyaz boyayla yazmışlar. Nice sonra taşınma işi çıkınca aklıma geldi. Mithat’a söyledim. İnternetten araştırdık. Yenimahalle’deymiş yerleri. Telefon ettik. Pazar günü doluymuşlar. Cumartesi olsa iyiymiş. Küçük kamyoneti yollayabilirlermiş.

‘‘Öğrenciyiz.’’ dedi Mithat, pazarlık yaptı. Cumartesi’de anlaştık. Gelecek şoförün cep telefonunu verdiler. Ortalığı toplamaya başladık. Bu evde geçen iki yılın dökümünü de yapmış olduk. Kitapları toplayıp kolilerken şiir kitaplarından birinin arasından Mithat’ın geçen yıl ayrıldığı sevgilisi Beyza’nın fotoğrafları çıktı. Bir parkın beton duvarına oturmuş ikisi. Yan taraftaki bankta dökülüp silikleşmiş harflerle Etimesgut Belediyesi yazıyor. Bir fıskiye, çimleri suluyor arkada. Titremeden kaynaklı fluluk var fotoğrafta. Aceleyle çekilmiş gibi. Belki de acemi birinin elinde makine. Mithat’ın yüzünde hafif bir endişe. Fotoğrafı çekecek kişiye basması gereken düğmeyi tarif etmenin telaşı var gözlerinde sanki. İkisi de hiç ayrılmayacak gibi gülüyorlar objektife. Hiç tartışmayacak, birbirlerini hiç üzmeyecek gibi.

”Eşyaları koymak için koli lazım.” dedi Mithat.

Üçümüz çıkıp sitenin yakınlarındaki tanıdık bakkallara sorduk. Küçük boylardan bir iki parça bulabildik. Kitaplar için daha büyükleri lazımdı. İsmail, camilerin altlarına yerleşmiş süpermarketler zincirinin semtimizdeki şubesine gidip onlardan istemeye karar verdi. Mithat’la ikimiz döndük eve. Yarım saat sonra iç içe geçmiş bir kucak dolusu koliyle geldi İsmail.

Kitapları yerleştirmeye başladım. İsmail de bardakları, tabakları gazetelere sarıp koliledi. Eşyaları toplarken beklenmedik yerlerden çıkan küçük şeyler, kağıt parçaları bu evde geçen bir buçuk yılın hatıralarını saçtı önümüze:

Tanpınar kitaplarının birinden geçtiğimiz yılbaşına ait bir çeyrek bilet çıktı, 22051891; bir de tam vecize:

Ben hayatımda yalnız tesadüfe güvendim. Ve onu bekledim.”

Bileti aynı sayfaya koyup kitabı koliye yerleştirdim.

Satranç takımından eksilen siyah fili salondaki tekli koltuğun altında buldum. Her oynadığımızda yerine bozuk para koyduğumuz taşı yeniden takımın içine attım. Sağı solu sigara yanıklarıyla dolu salondaki halıyı toplarken çekyatın altından bira kapağı, kararmış sarı leblebiler çıktı.

En son perdeleri söktük. Sarı rengi sigara dumanından kararmış iyice. Mithat’ın mezun olup memleketine dönen bir arkadaşı vermişti.

Kamyonet beklediğimizden erken geldi. Elimize bir iki parça eşya alıp aşağı indik. Kısa, kır saçlı bir adam kamyonetin yanında bizi bekliyordu. Biz ona doğru yürürken gömlek cebindeki sigara paketine uzandı. Kısa bir hoş beş. Adını söyledi, Ayhan. Kır bıyıklarının uçları sigara sarısı. Mithat da bir sigara yaktı. Ayhan Abi okulumuzu sordu, söyledik, bölümümüzü sordu, söyledik. O sormadan ”Öğretmen olacağız.” dedik. İki oğlu varmış onun da, biri bizimle yaşıt, diğeri onun küçüğü. Büyük olan iki yıllık mekatronik bitirmiş. Beko’da staj ayarlamışlar bir tanıdık bulup. Sigaralar bitince yukarı çıktık üçümüz. Beko marka buzdolabımızı yüklendik. En yapılımız Mithat, dolabı sırtlayıp öne geçti. İnleye tıslaya; asansörü kullandırtmayan site yöneticisine küfrede küfrede ikinci kattan indirdik aşağıya.

Büyük parçaları indirince ufak koliler kuş gibi hafif geldi. Öz Paris Nakliyat’ın kamyoneti fakir evimizin eşyalarını yutuvermişti. Üçümüz peş peşe yukarı çıkıp götürecek hiçbir şey kalmadığını fark edince son bir kez baktık evimize. Birkaç parça gazete kalmıştı salonun köşesinde. Parkenin üzerinde bir iki perde düğmesi. Mutfakta buzdolabının geldiği yer kararmıştı. Salonda film posteri astığımız yerlerde tozlardan dikdörtgen şeklinde izler kalmıştı. Mithat kapıyı kilitleyip anahtarı yolun karşısındaki emlakçıya bıraktı. Kamyonetin önüne sıkıştık üçümüz. Mithat’ın birinci sınıfta okulun fotoğraf kulübüne girdiği zaman heveslenip aldığı tripodu arkada kırılmasın diye kucağımıza aldık.

Yarın sabah başka bir evde uyanacağım. İlk üç beş saniye kendimi yine eski evimde sanacağım. Gözlerimi biraz açıp tavanın yüksekliğini, duvarın rengini ayırt edince anlayacağım ki yeni evimdeyim. Çocukluktan kalan taşınma korkusu. Nereye biraz alışsam taşınacağı tutmuştu babamın. Bir semtten diğerine, öyle bir göçebe yaşama alışmışken bir gün kendisi göçüp gitti adamın. Her sabah uyanınca sanki hiç ölmemiş gibi geliyordu ilk birkaç saniye. Sonra kalk, terlikleri giy, tuvalete git.

İstanbul Yolu’nda, Öz Paris Nakliyat’ın ön kabinine sıkışmış yeni evimize gidiyorduk. Sincan-Ulus dolmuşlarını, hazır beton kamyonlarını sollayarak, şehrin merkezine doğru. Sağdaki Etimesgut kışlalarında askerler nöbet tutup talim yapıyorlardı yine. Teypte Çelebi Ertaş’ın Ankara asfaltına en çok yakışan şarkılarından biri çalıyordu:

Parmağında yüzük var, tokalı mı halka mı?

Candan mı sevdin beni, yoksa bana dalga mı?

Eryaman epey arkamızda kalmıştı. Eryaman; Eryaman’daki herşey. Emekli olunca şiirlerini bastırıp eve gelen misafirlere hediye eden edebiyat öğretmenleri, süpermarket servislerinden inen eli poşetli karı kocalar, askerlikten sonra araba almak için para biriktiren yedek subaylar…

Hatıralarımız da eşyalarımızla beraber şehrin merkezine, Cebeci’deki yeni evimize gidiyordu. Kız arkadaşlarımıza büyük gelen terliklerimiz, kırışık nevresimler üzerinde ürkek sevişmeler. Şelaleli yapay göletlerde “Ankaralı Namık Ücretsiz Halk Konseri”, belediyenin toplu nikah, toplu sünnet şölenleri. Halı saha maçlarımız sonra; bira göbekli stoperler, toplu hücum, toplu savunma taktikleri.

Fermuarlı dolapta saklanan kondom kutusu.

Bir bahar akşam üstüsünde, salonda Sevim Burak okurken, sigara yanığı perdenin ardında gördüğüm ölü kelebek,

ismi armağan edilmiş kitapların baş sayfalarında kalmış sevgili;

aldırılmış bir de bebek.

11 Ağustos, 2011

Ülker Sokak, İstanbul


Tan Tolga Demirci, Kadıköy-Heidelberg Vapuru


Pervaneler çalışıyor ve İstanbul’un, açlığı sıvılaştıran deniz kalıntılarının arasında Kadıköy’den yola çıkıyorum. Vapur pervanesinin tam üzerine denk gelen koltukta oturan kadın, titreşimden yararlanarak orgazm olmaya çalışıyor. Önce sağ bacağıyla sol butunu sıkıştırıyor ve sonra sol bacağıyla sağ butunu. Bu hidronomik koltuğa oturmak için sırada en az elli kadın bekliyor. Bir süre sonra kadınlardan biri, sırasında sıkıldığı için olsa gerek, gelip karşıma oturuyor. Onsekiz yaşlarında, düşlerinde ailesini sayısız kez öldürmüş bu genç kızı, senaryolarımdaki kızlardan birine benzetiyorum. Cebimden, yarısına kadar içilmiş bir sigara çıkarıp ona uzatıyorum. Sembolleşememiş bir ‘teşekkür’ jestiyle başını sallayıp o da cebinden yarısına kadar çekilmiş bir fotoğraf çıkarıyor. Fotoğrafta elma şekeri yiyen on yaşlarında bir kız ve hemen yanında Hegel’in balmumu heykeli görülüyor. Balın üzerinde yapılanmış onlarca irili ufaklı arı kovanı var, elma şekerinde yeni döllenmiş at sinekleri…

– Hegel büyük büyük dedemdir. Öldükten sonra içinin doldurulmasını istedi, krema ve pudra şekeriyle… Üstünü de balla kapladık. Her pazar çanlar bizim için çaldığında sıraya girip büyükten küçüğe yalıyoruz onu.

– Fotoğraftaki sen misin?

Kız, üzerinde ‘Corpse Bride’ baskısı olan buruşuk siyah eteğini beline kadar çekiyor. Kasık kıllarından başlayıp neredeyse diz kapağına kadar uzanan patlıcan moruna çalan bir çürük ortaya çıkıyor.

– Bunu annem yaptı, o fotoğrafın çekilmesinden on dakika sonra.

Elindeki fotoğrafı çantasına koyuyor yeniden. Sonra da eteğine çekidüzen veriyor.

– Yanlış preslendiği için şömine karıştırmada kullandığı çelik korsesiyle dövdü beni. Söylediğine göre yediğim elma şekeri, büyük büyük dedemin tadını bozacak bir şeker kıvamı içeriyormuş. Annem, elma şekeri yemenin büyük büyük dedemin düşüncelerine hakaret olacağını düşünerek cezalandırdı beni. Onun elinden babam sayesinde kurtuldum.

Kız, elini yeniden çantasına atıyor ve bu kez başka bir fotoğraf çıkarıyor.

– Bu da babam.

Fotoğrafta, arkasında yüzlerce kanalizasyon kapağı olan kırk yaşlarında bir adam görünüyor.

– Şehrin kanalizasyon kapaklarını üreten bir fabrikanın sahibi. Almanya’dan ithal ettiği preslerle şekil verdi bu şehrin gider sistemine. Akan yağmur suları, dükkanların ve evlerin yosunlu borularından sızan sabunlu sular, babamın boşluğuna doluyor. Kendi midesine de taktırdı bu kapaklardan. İşine aşık biri o.

Son sözüyle birlikte kız, sağ ayakkabısıyla sol ayakkabısının üzerine basıyor ve tıpkı bir sigarayı söndürür gibi eziyor ayağını, dişlerini sıkıyor, kızgın bir ifadeyle çenesini ileri doğru sürerek konuşmasını sürdürüyor.

– Yine uyandı! Hep böyle yapıyor. Ne zaman babamdan söz etsem sol ayağım kontrolüm dışında kıpırdamaya ve parmağımın arasından garip bir sıvı akıtmaya başlıyor. Nefret ediyorum bundan!

Kızın lacivert bez ayakkabısının parmak hizasına gelen bölümü giderek ıslanıyor. Sonra sinirli yüzü aniden mutlu bir ifade alıyor kızın.

– Siz ne yaparsınız?

– Set işçisiyim, aktrislerin soyunma odasına elektrik çeker, şaryo iterim.

– Ne yöne itersiniz?

– Eğer devrime inanıyorsam ileri, karşı devrime inanıyorsam geri.

– Buna siz mi karar veriyorsunuz?

– Hayır yönetmen.

– Öyleyse siz başkasının devrimini itekliyorsunuz.

– Sınıf bilincim yok benim, mazoşistlerin sınıf bilinci yoktur.

– Evlenin benimle. Heidelberg’te bir evim var. Her ay büyük büyük dedemin kütüphanesinden bir kitap satarak yaşarız. Oksijen kırmızısı yanaklarından verimli kurtçukların baş verdiği çocuklarımız olur. Ben onlara ‘Kırmızı Şapkalı Tin’ masalları, sizse masal yerine kamera altı aksesuarlarını anlatırsınız. Böylece büyük büyük dedem kadar gizemci ve siz kadar mekanik olurlar, oportünist olurlar. Ahırda beslemeksizin ölüme terk ettiğimiz atlar var. Her haftasonu birisine biniyorum. Her haftasonu birisi zayıflıktan can veriyor altımda. Bir atı çökertip de yavaşça üzerinden bakır rengi bikinimle indiğim o anı görmenizi istiyorum.

– Kasığınızdaki morluğun üzerine koyacak bir cevap anahtarım yok benim. Bu yüzden evlenmemiz olanaksız.

– İmkansızlıktan türeyen trajedi muhafazakardır. Yapmayın bunu kendinize.

– Şaryo iterken geliştirdiğim kaslar içime doğru eriyor. Hiç değişmiyorum, değişim yok benim için.

– Heidelberg’i seveceksiniz. Havası, suyun altında ıslak kalmamayı başaran bir tanrı inancı, oradaki tüm lunaparklar dumanı olmayan fabrikalardır.

– Lunaparkları sevmem. Dönmedolap obsesif siyasi düşünce, korku tüneli psikanalisti olmayan seans, gondol boşalacağı anda aşağı inen libidinal ekonomi, ahtapot bağlılık korkusunu kışkırtan anne imgesi, dönen salıncak aynı yönde ilerlesen bile hiçbir zaman önündekini yakalayamayacağın platonik kanser hücresi, çarpışan arabalar giderek kaynayan ayrılık düşüncesinin post biyolojik moleküler yapısı, atlı karınca Musa’nın 11.emridir: Döneceksin!

– Benimle gelin yalvarırım!

Çantasını aralıyor kız ve bu kez içinden altın suyuna batırılmış koca bir kitap cildi çıkarıyor. Cildin üzerinde altından bir fallus çeşmesi ve etrafında sidiğin toplandığı eski bir havuzcuk eskizi görülüyor.

– Bu babamın pasaportu. İçinde kadın olmam için yapmam gerekenler yazılı. Sondan başa doğru okumam emredildi. Eğer birlikte okursak, karşısında direneceğimiz en ufak bir günah bile kalmayacak yeryüzünde. Eğer birlikte okursak, sevişemeyeceğimiz tüm anların kara büyüyle bağlanmış lanetli olasılıklarını söküp atacağız zihnimizden.

Kız hızlı bir nefes alıp yeniden sol ayakkabısına basıyor. Bu kez öyle sert yapıyor ki bunu, ayakkabı sağ yanından patlak veriyor, yere cilt rengine benzer bir sıvı sızıyor.

– Benimle gelmezseniz bu vapurdan inemeden ölmüş olacağım. Sizi buraya bağlayan ne varsa yok etmek istiyorum, annenizi, babanızı, kardeşinizi, hepsini yok etmek istiyorum!

O sırada vapurun bulunduğumuz bölgesine, kollarında onlarca at nalının dizili olduğu bir seyyar satıcı giriyor. Ağzında sigara, mallarını pazarlamaya başlıyor. Vapurdaki yolcuklardan bazıları ayakkabılarının altına bakıyor. Yaşlı bir kadın, satıcıyı çağrıyor ve üzerinde kara deliklerin çizili olduğu ayakkabısını çıkarıp ona veriyor. Satıcı, ağzındaki sigara dumanının rahatsızlık verdiği sol gözünü kapayarak kadının ayakkabısına elindeki nallardan en küçüğünü çakıyor. Yaşlı kadın, satıcı işini yaparken elindeki tarot kartlarını karıştırıyor. Vapur giderek yavaşlıyor. Önümdeki kıza dönüyorum:

– Gitmeliyim.

– Ölümünüz benim elimden olacak. Babam düşündüğünüzden de önemli biridir. Ona vapurda sizinle karşılaştığımı söylemem yeterli. Karşılaştığım herkesi öldürür, neden aramadan, kendini suçlamadan…

Lafının bitmesini beklemeden ayaklanıp çıkışa doğru yöneliyorum. O sırada koşarak arkadan belime sarılıyor kız ve kafasını sırtıma dayayıp ağlamaya başlıyor.

– Başkalarının şiirsel çöplüğünden kendi sarayını inşa eden Fransız bir yönetmen bozdu kızlığımı. Adını bile hatırlamıyorum. Bana mutfağındaki kocaman baca deliğini gösterdi ve içi doldurulamaz bir uzay boşluğu olduğumu söyleyerek kovdu evinden. Yaptığı son yemeği içimden çıkarmamak için uzun süre tuvalete gitmedim. Giderek içimde çürüdüğünü hissediyordum onun. Ve eğer giderseniz şimdi, bağırsaklarımda size ait birşey bırakmadan yani, gerçekten bu kez yok olacağım!

Kızın karnımda kenetlenmiş parmaklarını çözerek yüzümü ona dönüyor ve şaryonun altında kalarak ortasından kırılmış, kopmak üzere olan işaret parmağımı gösteriyorum.

– İşte sınıf bilinci…

Sonra parmağımı ağzına uzatıyorum kızın. Kurumuş dudaklarını aralıyor ve ekleminden sallanmakta olan işaret parmağımı ağzına alarak diliyle damağı arasına sıkıştırıyor. Tarot kartlarını karıştıran yaşlı kadın, şeytani bir gülümsemeyle ve ayağından çıkan nal sesleriyle geçiyor yanımızdan. Tam vapur karaya çarptığı anda, parmağımın eklem yerinden ince bir ses geliyor. Vücudumdan ayrılan parmağımı çekiyorum kızın ağzından. Önce donuk bir ağız jestiyle bekliyor kız ve sonrasında karnıyla göğüs bölgesi arasından gelen trajik bir çiğneme emriyle ağzında dolaştırmaya başlıyor parmağımı. Bir süre sonra da çiğnemenin hazzıyla gözlerini kapatıyor. O anı fırsat bilerek arkamı dönüp kalabalığa karışıyorum.


Nazım Hikmet 110 Yaşında, Eskişehir

Spleen Fanzin üçüncü etkinliğini 15 Ocak Pazar günü, Saat: 19.00’da Adımlar Kitabevi’nde yapıyor… Şiirimizin görkemli şairi Nazım Hikmet’in 110. Doğum Gününde, bizdeki Nazım’ı anlatıp, Nazım Hikmet’ten şiirler okuyacağız… Katılımcıların da kendi Nazım’larını anlatıp, şiirler okuyabileceği akşamda paylaşımımızı çoğaltabilmek ümidiyle…

Şiir okumalarına Blues Armonika performansıyla müzisyen arkadaşımız murat melih f. eşlik edecektir.

Katılım ücretsizdir… Tüm arkadaşlarımızı bekliyoruz…