Nesimi Yetik, Cebeci’de Talebeler, Spleen Fanzin Sayı 1

CEBECİ’DE TALEBELER

“Mülk Allah’ındır”

Badanayı bahara bırakmaya karar verdik. Hepimiz çok yorgunuz. Mithat kanepenin üzerine kıvrıldı. İsmail, bakkaldan aldığımız peynir ve domatesleri tıkınıyor mutfakta. Evi aşağı yukarı yerleştirdik sayılır. Kolilere tıkıştırdığımız kitaplar, CD’ler, ıvır zıvırlar kaldı. Onları da bir şekilde hallederiz. Ötekiler neyse de, buzdolabı hepimizi mahvetti. Bir hamal bulalım dedim ama Mithat’ı razı edemedim. Şimdi oturduğum tekli koltuktan bakınca her şey fazlalık gibi duruyor. Şu titrek bacaklı masayı bile atmaya kıyamadık.

İkiyıldır oturduğumuz Eryaman’daki evimizden bugün ayrıldık. Hiç taşınma mevsimi değil aslında. Bu, dört katlı eski binanın üçüncü katını emlakçıdan bulduk. Aceleye gelince bir de emlakçı masrafı çıkıyor. Dairenin içi eski, yerler beton, mutfak dolapları çeksen elinde kalacak. Bizden öncekiler hoyrat kullanmış belli ki. Binanın dışına bakım yapmışlar. Dış cepheyi -hani bugünlerde kenar mahallelerde pek tutulan- renkli taşlarla süslemişler. Duvarlar çirkin bir yeşille uyum sağlayan yavru ağzına boyalı. Sokağa bakan dış cepheye, yavru ağzı üzerine koyu yeşil süsleme taşlarıyla “Mülk Allah’ındır.” yazmışlar.

Öz Paris Nakliyat (Evden Eve-Gönülden Gönüle)

Otobüste okula giderken görmüştüm ilk. İstanbul yolunda Batıkent kavşağını henüz geçmiştik. Bizi sollayan kamyonu fark ettim önce. Ellerim tavandaki tutamaçlarda. Firma ismini, mavi branda bezinin üstüne beyaz boyayla yazmışlar. Nice sonra taşınma işi çıkınca aklıma geldi. Mithat’a söyledim. İnternetten araştırdık. Yenimahalle’deymiş yerleri. Telefon ettik. Pazar günü doluymuşlar. Cumartesi olsa iyiymiş. Küçük kamyoneti yollayabilirlermiş.

‘‘Öğrenciyiz.’’ dedi Mithat, pazarlık yaptı. Cumartesi’de anlaştık. Gelecek şoförün cep telefonunu verdiler. Ortalığı toplamaya başladık. Bu evde geçen iki yılın dökümünü de yapmış olduk. Kitapları toplayıp kolilerken şiir kitaplarından birinin arasından Mithat’ın geçen yıl ayrıldığı sevgilisi Beyza’nın fotoğrafları çıktı. Bir parkın beton duvarına oturmuş ikisi. Yan taraftaki bankta dökülüp silikleşmiş harflerle Etimesgut Belediyesi yazıyor. Bir fıskiye, çimleri suluyor arkada. Titremeden kaynaklı fluluk var fotoğrafta. Aceleyle çekilmiş gibi. Belki de acemi birinin elinde makine. Mithat’ın yüzünde hafif bir endişe. Fotoğrafı çekecek kişiye basması gereken düğmeyi tarif etmenin telaşı var gözlerinde sanki. İkisi de hiç ayrılmayacak gibi gülüyorlar objektife. Hiç tartışmayacak, birbirlerini hiç üzmeyecek gibi.

”Eşyaları koymak için koli lazım.” dedi Mithat.

Üçümüz çıkıp sitenin yakınlarındaki tanıdık bakkallara sorduk. Küçük boylardan bir iki parça bulabildik. Kitaplar için daha büyükleri lazımdı. İsmail, camilerin altlarına yerleşmiş süpermarketler zincirinin semtimizdeki şubesine gidip onlardan istemeye karar verdi. Mithat’la ikimiz döndük eve. Yarım saat sonra iç içe geçmiş bir kucak dolusu koliyle geldi İsmail.

Kitapları yerleştirmeye başladım. İsmail de bardakları, tabakları gazetelere sarıp koliledi. Eşyaları toplarken beklenmedik yerlerden çıkan küçük şeyler, kağıt parçaları bu evde geçen bir buçuk yılın hatıralarını saçtı önümüze:

Tanpınar kitaplarının birinden geçtiğimiz yılbaşına ait bir çeyrek bilet çıktı, 22051891; bir de tam vecize:

Ben hayatımda yalnız tesadüfe güvendim. Ve onu bekledim.”

Bileti aynı sayfaya koyup kitabı koliye yerleştirdim.

Satranç takımından eksilen siyah fili salondaki tekli koltuğun altında buldum. Her oynadığımızda yerine bozuk para koyduğumuz taşı yeniden takımın içine attım. Sağı solu sigara yanıklarıyla dolu salondaki halıyı toplarken çekyatın altından bira kapağı, kararmış sarı leblebiler çıktı.

En son perdeleri söktük. Sarı rengi sigara dumanından kararmış iyice. Mithat’ın mezun olup memleketine dönen bir arkadaşı vermişti.

Kamyonet beklediğimizden erken geldi. Elimize bir iki parça eşya alıp aşağı indik. Kısa, kır saçlı bir adam kamyonetin yanında bizi bekliyordu. Biz ona doğru yürürken gömlek cebindeki sigara paketine uzandı. Kısa bir hoş beş. Adını söyledi, Ayhan. Kır bıyıklarının uçları sigara sarısı. Mithat da bir sigara yaktı. Ayhan Abi okulumuzu sordu, söyledik, bölümümüzü sordu, söyledik. O sormadan ”Öğretmen olacağız.” dedik. İki oğlu varmış onun da, biri bizimle yaşıt, diğeri onun küçüğü. Büyük olan iki yıllık mekatronik bitirmiş. Beko’da staj ayarlamışlar bir tanıdık bulup. Sigaralar bitince yukarı çıktık üçümüz. Beko marka buzdolabımızı yüklendik. En yapılımız Mithat, dolabı sırtlayıp öne geçti. İnleye tıslaya; asansörü kullandırtmayan site yöneticisine küfrede küfrede ikinci kattan indirdik aşağıya.

Büyük parçaları indirince ufak koliler kuş gibi hafif geldi. Öz Paris Nakliyat’ın kamyoneti fakir evimizin eşyalarını yutuvermişti. Üçümüz peş peşe yukarı çıkıp götürecek hiçbir şey kalmadığını fark edince son bir kez baktık evimize. Birkaç parça gazete kalmıştı salonun köşesinde. Parkenin üzerinde bir iki perde düğmesi. Mutfakta buzdolabının geldiği yer kararmıştı. Salonda film posteri astığımız yerlerde tozlardan dikdörtgen şeklinde izler kalmıştı. Mithat kapıyı kilitleyip anahtarı yolun karşısındaki emlakçıya bıraktı. Kamyonetin önüne sıkıştık üçümüz. Mithat’ın birinci sınıfta okulun fotoğraf kulübüne girdiği zaman heveslenip aldığı tripodu arkada kırılmasın diye kucağımıza aldık.

Yarın sabah başka bir evde uyanacağım. İlk üç beş saniye kendimi yine eski evimde sanacağım. Gözlerimi biraz açıp tavanın yüksekliğini, duvarın rengini ayırt edince anlayacağım ki yeni evimdeyim. Çocukluktan kalan taşınma korkusu. Nereye biraz alışsam taşınacağı tutmuştu babamın. Bir semtten diğerine, öyle bir göçebe yaşama alışmışken bir gün kendisi göçüp gitti adamın. Her sabah uyanınca sanki hiç ölmemiş gibi geliyordu ilk birkaç saniye. Sonra kalk, terlikleri giy, tuvalete git.

İstanbul Yolu’nda, Öz Paris Nakliyat’ın ön kabinine sıkışmış yeni evimize gidiyorduk. Sincan-Ulus dolmuşlarını, hazır beton kamyonlarını sollayarak, şehrin merkezine doğru. Sağdaki Etimesgut kışlalarında askerler nöbet tutup talim yapıyorlardı yine. Teypte Çelebi Ertaş’ın Ankara asfaltına en çok yakışan şarkılarından biri çalıyordu:

Parmağında yüzük var, tokalı mı halka mı?

Candan mı sevdin beni, yoksa bana dalga mı?

Eryaman epey arkamızda kalmıştı. Eryaman; Eryaman’daki herşey. Emekli olunca şiirlerini bastırıp eve gelen misafirlere hediye eden edebiyat öğretmenleri, süpermarket servislerinden inen eli poşetli karı kocalar, askerlikten sonra araba almak için para biriktiren yedek subaylar…

Hatıralarımız da eşyalarımızla beraber şehrin merkezine, Cebeci’deki yeni evimize gidiyordu. Kız arkadaşlarımıza büyük gelen terliklerimiz, kırışık nevresimler üzerinde ürkek sevişmeler. Şelaleli yapay göletlerde “Ankaralı Namık Ücretsiz Halk Konseri”, belediyenin toplu nikah, toplu sünnet şölenleri. Halı saha maçlarımız sonra; bira göbekli stoperler, toplu hücum, toplu savunma taktikleri.

Fermuarlı dolapta saklanan kondom kutusu.

Bir bahar akşam üstüsünde, salonda Sevim Burak okurken, sigara yanığı perdenin ardında gördüğüm ölü kelebek,

ismi armağan edilmiş kitapların baş sayfalarında kalmış sevgili;

aldırılmış bir de bebek.

11 Ağustos, 2011

Ülker Sokak, İstanbul

Reklamlar

About spleenfanzin

Kişi sıkıldıkça kendini düzer! Spleen Fanzin yayımlandı! spleenfanzin tarafından yazılan tüm gönderileri görüntüle

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: