Monthly Archives: Mart 2012

Petek Sinem Dulun – Spleen Fanzin Sayı 3

Uyku Çeşmesi

Kadife Nine, elinde yeşil tespihi, zayıf bileklerini örten koyu renk pazen elbisesiyle yatağımın sol yanında, refakatçi koltuğuna oturmuş, dua ediyordu. Ağlamaklı sesi, uğultu halini alana dek ona bakmayı sürdürdüm. Arada anlayabildiğim bir iki kelime dışında, neden bahsettiği hakkında hiç bir fikrim yoktu. Hem yeni uyanmıştım. ‘Kutsal’ kelimesini seçebildim konuştuklarından. Doğruldum. Komodinin üstündeki kumandaya uzandım. Amacım televizyonu açarak, onun sesini bastırmaktı. Ne yazık ki, umudum boşa çıkmış, üstelik sesini yükseltmesine neden olmuştum. Televizyonda Adile Naşit’le Münir Özkul’un Neşeli Günler filmi oynuyordu. Turşu suyu yüzünden kavga ettikleri sahne, bağrışmalar, Kadife Ninenin uğultusu… Ağlamak istiyordum ama öfkeyle gülmeye başladım. Gülünce ben, şaşkın bakışlar attı ilkin. Ardından yatağa yaklaştı, yorganı iyice sardı bedenime. Çekmeceden, sayarak on tane okunmuş kuru üzüm yutturdu.

”Kadife Ninem, Doktor nerde?’’

”Bilmiyom, gelince hemşireye sor”

Ona sırtımı verip, sağıma döndüm, yastığa iyice gömüldüm. Bir elimle açıkta kalan kulağımı kapadım. Susmuştu. Ama kafamın içindeki uğultu susmamıştı.

Senin nerde olduğunla ilgilenmiyor ki o. Zihnimin bulanık kısmını ele geçirmek istiyor. Benden geçmişe dair uzun yanıtlar istiyor. Israrla gözlerimde bir şeyler arıyor. Bir cevap alamayınca, daha önce onlarca kere anlattığı hikâyelerine devam ediyor. Bu kadar çok şeyi hatırlamasına şaşırırken, kavrıyorum; çok tekrar ediyor!

Hem, yaşlı insanların monologları niçin hiç bitmiyor?

Zaman bu odanın bedenine hapsolmuş, kök salmış buraya. Duvar saati erimiş, damlalar yere uzanmaya çalışan mum lekesini andırıyor. Bu yüzden her gün ‘bugün’. Hemşire her gün gelip, ilaçlarımı içiriyor. Her gün sen geliyor, rüyalarımı ve çocukluk anılarımı soruyorsun. Her gün, sabah oluyor, akşam oluyor. Her gün yemek yiyorum. Bu tekrarın içinde diğer insanları hayal ediyorum. Bunları düşünmek beni çok yoruyor. Yorgun insanların rüyaları sabaha karşı sükûnetle gelir ve hızla kaybolur. Rüya görmeye yatanlarınkiyse, bambaşkadır; güne ekmek kırıntılarıyla başlayan minik serçeler gibi doymak bilmezler. Yorgunken rüya görmeye yatıyorum ben. Her gün bir masalı yaşıyorum. Bazen her şey yolunda gitmiyor, kâbuslarla uyanıyorum.

Bir keresinde, daha önce gördüğüm bir rüyayı yeniden gördüm. Hızla yere çakılıyordum ki, ayağım beyaz çarşafı sıyırdı. Yataktan hoplayıp kalktım. Düşme hissini çok sık yaşıyorum. Ter içinde uyanıyorum. Ama rüyalar yaşam süremi uzatıyor, eminim bundan. Hem orda kara delikler, dünyaya hızla yaklaşan meteorlar yok. Orda açlık, sömürü, yoksulluk yok. Gözlerim kapalıyken dahi, “GERÇEKLER ACITIR, RÜYALARA SIĞIN” yazan şeritler okuyorum. İşte bu güzel karanlık, benim sığınağım. Uyku çeşmesine ağzımı dayıyorum. Ağzım çeşmeden kayana dek, kana kana, doyana kadar içiyorum. Beğenmediğim ne varsa yeniden uykuya yatıyorum. Yeniden, yeniden, yeniden… Böylece kaldığı yerden başlıyor masalım.

Uyanmak, irkilmek demek. Uyanmak, boğazımı yakan acı su…

* * *

Çok değil, birkaç gece önce rüyamda, ben, sen olmuşum. Başarılı bir işim, başarısız bir evliliğim var. Güzel bir karım, iki oğlum var. Ve fakat çocuklar benden değilmiş gibi, sarılar. Öyle sarılar, öyle sarılar ki, bu sinirimi bozuyor. Saçlarına bakıyorum sarı, elleri, gözleri sarı. Her gün daha da sararıyorlar. Ben hastaların idrar torbalarında, şırıngalarda oğullarımı görüyorum. Kir de pas da görüyorum onları. Her gün onlarca hastayı izlerken, dinlerken, tedavi ederken oğullarımın neden sarardıklarını düşünüyorum. Ve şüphe beynimi kemiriyor.

”Bu kadar yeter. Dinlenmelisin. Bir saat sonra tekrar geleceğim. ”

” Doktor Bey, çıkmadan, bir sütsüz nescafe alabilir miyim?”

Bu koyu karanlığı ve kokusunu içime çekmekten hoşlanıyorum. Kahveden büyükçe bir yudum beni ısıtmaya yetecek. Buradan uzakta, dışarıda, camın ardında dünya. Dünkü yağmur ve fırtınanın izleri şehrin alnında koca bir yarık gibi durmakta. Çöpçüler çöpleri, kırık, parçalanmış eşyayı, devrilmiş ağaç dallarını toplamakta. Tüm o eşyanın, dağılma, havalanma ve yere çakılma görüntüleri geçiyor gözümün önünden ağır çekim. Sanki bir yerlerde birileri… Hiç bilmediğim bir dilde, ama bildiğim bir duyguyu işaret edercesine… Hani sana da olur mu? Ciğerimi, kalbimi, gözlerimi deşiyor gibi sesiyle. Bunu hissetmek bana iyi geliyor şu anda.

”Sütsüz? Sade mi yani?”

Uzaklaştın yanımdan, ”sanki normali sütlü” homurtusuyla. Aldırmadım. Beni çağırıyordu esmer, sıcak uykular… Yastığın o kekremsi bakışlarına yenik düşüp, başını yastığa bir karış kala uyumaya başlayan yorgun devler. Mahalleyi koruyan bekçi düdükleri. Kalabalıkta hızla kaybolan hayalperest gençler. Kafamın içinde hepsi. BENİ çağırıyorlar. Bir sürü insan, kadın, erkek, çoluk çocuk bağrışmakta, koşmakta. Orda bir yerleşke kurmakta. Beni ÇAĞIRIYORLAR.

* * *

Oda, odayı dolduran eşya, hepimiz susup dinledik. Sağır, dilsiz, ruhsuz değildik önceleri. Bilmek dilimize, gözümüze, yüzüme bulaşmış, çıkmamıştı. İki kolum iki ağır yük vagonu oldu. İnsanlar bu ağır yük vagonlarını omuzlayıp kaldırdılar. Lacivert, sisli bir gece, yarasa ve baykuşların hüküm sürdüğünü sandığım mezarlık kasabasına beni bırakıp kaçtılar. Her şey çok yavaş ilerliyordu. Ama belki de çok hızlıydı. Bir şeyler olmuştu, kötü şeyler. Uzandım, şefkatle mezar taşına dokundum. Sonra toprağa başımı dayadım. Başımı hiç kaldırmadan parmaklarımın arasından toprağın kayışını izledim. Aylar sonra ilk defa yalnız olmadığımı anladım.

”Tamam kızım şimdi her şeyin iyi olacağı zırvalarını tamamen unutman gereken yerdesin. Alış, mahvol, kahrol. Bu kimin umurunda?” dedim kendime. Bunları söyleyebilmek kolay değildi. İçimden trenler uğurladım. Vapur sesleri duydum art arda. Kedilere sarıldım, martıları düşündüm, güneşi istedim yanımda. Sevdiklerin gözlerinin içine baka baka seni terk etsin. Sen de dur öyle. Durmak için mücadele et, diren kendine, koyverme, çünkü biliyorsun hormonların var ve onlar, gözyaşı bezlerini dürtüyorlar. Önce sakin olmalı. Eğer bir yaran varsa ve eğer yaran tazeyse kalbin orada atar. Bu bir kural değil ama genelde olur bu. Yapman gereken bir yaran olduğunu unutmak. Yaraya hiç bakmamak yarayı kabukla sarar. Gözünün önünden kaldırır. Bunu bir düşün! Hiç olmamış gibi davran. Hiç düşmedin, incinmedin, üzülmedin! Derin derin nefes al. Bunu hazmetmenin çeşitli yolları var. En etkilisi ve en çabuk olanı derin, sıcak uykular. O kuyuya gir ve saklan. Kendine ait dünyalar tasarla. Olumsuz her şeyi tekrar tekrar kendi istediğin gibi yaşa. Başa sar, ortadan gir, farklı sonlar belirle. Burası senin.

Herkesin içinde var bir karaltı. Hayat ağır geldiğinde, sığındığı bir limanı. Her şey kontrolden çıktığında neyi, nasıl, niye yaptığını düşünmediği, hatırlayamadığı. Bir tek bana soruluyor hesap. Çok zaman geçti biliyorum. Hastanedeki değişen yüzler, emektar hasta bakıcıları, ninemin aksayan ayağından başka kalbimin ağırlığından biliyorum bunu.

”Biliyor musun nine, insanı önce tanrısı terk ediyor. Ebeveynlerim benim tanrımdı. Anne sıcaklık, anne yumuşaklık, anne omuz, anne kol, anne sonsuz kere güven demekti.”

Kadife Nine, elindeki tespihle bismillah çekerken usul usul, ”Susam Ebe, senin için, gözleri açılmadan görmeyi öğrenmiş dediydi. Nasıl da mutlu olduydu anne, baban. ”

Bölük pörçük her şey. HATIRLAYAMIYORUM. Dahası, hangisi gerçekti hangisi rüya ayırt edemiyorum.

Yeni yeni büyüyordum. Büyümek beni, olgunlaştırıp, özgürleştirmek yerine hırçınlaştırıyor, hareketlerimi kısıtlıyordu.

” Beni evde yalnız bırakma anne, kendimle baş başa kalmaktan çok korkuyorum.”

”Yalnız değilsin ki. Ama bu hayatta hep tek başınasın. Bunu sakın unutma!” Dedi.

Yalnızlık ve tek başınalık. Bana göre ikisi de aynı şeylerdi. Zaman anahtar deliğinden sızıyor, ışıklar, sesler odaya giriyor, toz zerreleri havada dans ediyordu. Bu hareketlilik benim çeperimin dışında oluyor, sesler, kokular bana çarpıyor ve yere düşüyordu. Her şeyin dışında, ama hepsinin ortasındaydım. Ayağa kalkıp dolaşmaya başladım. Saatin ritmiyle nabzımı ölçtüm. Konsolun üstündeki aynayı süzdüm, kendimle göz göze gelmemeye dikkat ettim. Çay demledim, üstüme kapıyı kitledim. Ne olduysa o anda oldu. Aniden bir karaltı indi gözümün önüne. O gün, annemi gördüğüm son gündü.

” Kadife Nine, Doktor Bey’le odamın adını ‘uyku ünitesi’ yaptık.”

”İlle isim koymanız şart mıydı? Hem, ne güzel anlatıyodun. Niye konuyu değiştirdin birden ?”

”Tedavinin parçasıymış.”

”O zaman başka evlatçım.”

Gözlerini boşluğa dikti. Plansız, aceleci bir tavırla ellerimden tuttu.

” Bu doktordan önceki. Hani burnunun üstünde kocaman bir ben olan. Adını Sinek yaptıydın adamın. Sana oyuncak bebek verdiydi. Çıkıştıydım doktora, aman oğlum kocaman genç kız… Anlattıydı.Tedavi şeysiymiş. O gün, isim koyalım bu bebeğe dediydin. Adı ‘anne’ olsun dediydi doktor da, … ”

”Doktor Sinek. ”

” Huysuzlanıp bebeği yere attın, bağırmaya başladın. Doktor çıkarttıydı beni odadan. Geldiğimde uyuyodun. Sakinleştirici yapmışlar. Ne olduysa ertesi gün olmuş, karışmış her şey. Çalı süpürgesi saçlı hemşire söyledi, pencereden düşmüş o doktor. Bu odanın penceresinden. Seni başka bir odaya aldılardı. Polisler, hemşireler bi dolu zımbırtı. Seni bi zaman benimle bile görüştürmediler. Çok yalvardım, çok gözyaşı döktüm. Olmadı. Ağır ilaçlar vermişler, hep uyumuşun. Bazen kâbuslar görmüşün. O vakit Allah razı olsun Mahmut Bey’den, o seni tedavi etmeyi kabul etmiş. Gerçi ona da anlatmamışın. Şimdi de bana kuzum, anlat. Sen de kurtul yüklerinden. Gerçekten hatırlamıyo musun ne oldu, ne yaptın, niye yaptın? ”

İnsanlar zihinlerini kurcalayan ne varsa tüm sözlerinizi buna yorarlar. Daha soru ağızlarına dolanmadan, en olumsuz cevabı tutar, oturturlar içlerine. Bundandır soruları uzun açıklamalarla süslemeleri. Böyle durumlarda yapılacak en iyi şey kimseyi incitmeden konuyu kapatmanın bir yolunu bulmaktır. Ben öyle yapıyorum.

” Bunları konuşmak uykumu getiriyor Kadife Nine.”

Reklamlar